Fotoğraf Yazıları - Yusuf DARIYERLİ
Ana Sayfa
Etkinlikler
Gösteri Günleri
Sergiler
Portfolyo
Fotoğraf Yazıları
Şinasi Barutçu Kupası
Sami Güner Kupası
İletişim
Linkler
> English
 

GÜNEBAKANLAR (*)

Su tankına bağlı spiral hortumdan akan su, genç pehlivanların sabunlu-yağlı gövdelerinden yere, yeşil çimen üzerine akıyor. Toprak adeta doğal bir kanalizasyon oluşturmuş, su birikintilerini hızla emiyor, yok ediyor. Ağustos sıcağında, yağlı güreş çayırından dönen çocuk pehlivanlar ter, yağ ve yenilmişliklerinden arınmak için yıkanma telaşı içinde koşuşturuyorlar. Yenilenler biri hıçkırıklar içinde kendini yere atıyor. Peşisıra, ağabeyi yenilgiyi kabullenememiş, hakeme ve rakibe küfürler savurup küçük pehlivanı teselli etmeye çalışıyor. Yenilen minik pehlivan başını kollarının arasına alıp çimene kapaklanıyor. Sakinleşmesi biraz zaman alacak. Diğerleri onu, bir an önce toparlanması, giyinmesi için açık hava duşuna sürüklüyorlar. Bir traktörün arkasında, lastik tekerlekli bir römork ile yağlı güreş alanının yanında bir köşeye getirilmiş olan su tankı, ona bağlı olan spiral kalın hortumdan, musluk olmadığı için biteviye akan su ile kaç pehlivanın yıkanmasına olanak sağlar bilinmez ama bir saate kalmaz boşalır gibi görünüyor. Birkaç çocuk pehlivan akan suyun altında itiş kakış yıkanıyorlar. Yanlarında getirdikleri sabun ile bir-iki kez sabunlanmaları şart çünkü yağdan arınmaları başka türlü mümkün değil. Tankın etrafındaki sabunlu, yağlı, çimenli gövdeleri, paslı tankı, bulutlu gökyüzünü vizörümden gözlüyorum. Kimi anadan doğma son duşunu alıyor. Biri objektifimin önünden çıplak olarak geçmiş olan diğer çocuğu işaret ederek haykırıyor: “aha bunu g..tünden çekti!..” Gülüşmeler ve koşuşturma devam ediyor... Işık siyah-beyaz için harikulade; yumuşacık gölgeler... Bir çırpıda tankın üzerine çıkıyorum. Buradan görüş daha farklı: tamamen yeşil bir örtü, dikey kadrajda alt çizgide yıkananlar, biraz arkada soyunma kabini kenarında havluya sarınmış giyinme telaşında küçük pehlivanlar, arka planda tarlalar, kasabadan kavaklığa, güreş alanına inen ince çizgi halindeki yol üzerinde insanlar... Bir genç pehlivan, karenin ortasındaki boşluğa geliyor; sırt üstü yere uzanırken ters takla atar gibi geriye esniyor; şimdi ayakları havada... Bu absürd manzarayı gözlerken birkaç kez deklanşöre basıyorum... Su biterken genç iki pehlivan, tankı suyun aktığı yönde kaldırmayı, dipte kalan suyu akıtmayı deniyorlar. Aşağıya inmem zorunlu hale geliyor... Yıkanma telaşı giderek artıyor. Güreşlerin en hareketli saati başlamış durumda. Onlarca pehlivan gruplar halinde alana giriyorlar...

Çektiklerimden hoşnut olarak, soluklanmak üzere kendimi kavak ağaçlarının altındaki kır lokantasına atıyorum. Mutfakçıya emanet bıraktığım çantadan yedek filmlerimi fotoğraf çantasına aktarıyorum. Biraz önce yaşadığım fotoğraf heyecanıyla ve tatmin duygusuyla, kendimi ödüllendirmek için bir sigara yakıyorum. Burası hınca hınç dolu bir alan... Bir kavak ağacının gövdesine yaslanarak oturuyorum. Karşımda boş bira şişeleri yığını; herkes bira veya rakı içiyor. Masaları dolaşmakta olan Kemancı Aydın ve arkadaşlarının yanık roman ezgilerini duyuyorum. Darbukacı çılgınca vuruyor enstrümanına.. Atmosfer etkileyici; günün geri kalan saatlerindeki performansımı düşürmek bahasına kendime bir bira ısmarlıyorum. Bu en büyük ödülüm. Soğuk biramı yudumlarken bir gece önceki yağmur fırtınasını ve yaşadıklarımı düşünüyorum: Kasabadaki Kibariye konserine gelen üç-dört bin kişi gece yarısına doğru, Kibariye henüz daha birinci şarkısını bitirirken, aniden bastıran yağmur fırtınasında kaçacak yer arıyorlar. Ağaç altları dahil her sığınak, panayırımsı alandaki atlı karınca, tüfek poligonu çadırı yağmurdan korunmaya çalışan insanlarla doluyor... Yağmurun soluklandığı bir aralıkta, kasabadan kavaklığa, güreş alanına inen yoldan yukarı yürüyen insan kalabalığına karışarak yürüyorum. Ayak bileklerime kadar suya batıyorum. Yukarıda, yağmurdan kaçışan insanları Edirne'ye taşıyacak olan belediye midibüslerinden birine kendimi zor atıyorum. Fotoğraf çantam, koruyucu muşambası sayesinde, bu kaçış sırasında zarar görmüyor. Edirne yolcuları midibüsü hıncahınç doldurmuş durumda; kalabalık içinde arka sıralarda Kemancı Aydın ve darbukacının da yer alabildiklerini görüyorum. Yola koyulduktan biraz sonra kemancı hüzünlü bir roman havası çalıp söylemeye başlıyor; yağmurun yarı ıslattığı tozlu giysilerden yükselen buhar içerisini kaplıyor. Florosan tavan ışıklarının soluk aydınlığında yolcular suskun ve uykulu...Çantamdan kameramı çıkarıp kemancıya doğru yer değiştirebilsem bu özel anı fotoğraflayabileceğim. Ama yerimden kıpırdamam mümkün olmuyor... Biraz sonra sinirli şoför, müziğin kesilmesini emrediyor. Bu hüzünlü hava ve saat daha da ağırlaşıyor. Gece yarısını geçe Edirne'nin içerisine hızla dalan otobüsün ilk durağında Kemancı Aydın, darbukacı ve bir grup iniyorlar. Selimiye'de son durakta kendimi dışarıya atıyorum. Yağmur içten içten yağıyor. Gömleğim, saçlarım sırılsıklam. Daha fazla ıslanmak endişesi kalmadığından ağırca otele doğru yürüyorum; kulaklarımda kemancının yarım kalan şarkısı, sokaklarda bir Orhan Veli hüznü kokuyor...

Bir gece öncesinin anılarından sıyrılıp, gücümü toparlayarak güreş alanına son kez dönüyorum. Şimdi bir itfaiye aracı boşalan su tankının yanıbaşına getirilmiş. Basit bir düzenekle çalışan duş altında artık iri yarı pehlivanlar da yıkanıyorlar. Hava sıcak ve nemli. İtfaiye aracının öte tarafında, aracın şoförü olduğunu sandığım bir adam arkadaki uğultudan, cazgırların bağırtısından, yıkanan pehlivanların sıçrattığı sular menzilinden uzakta, yüzükoyun çimene uzanmış uyuyor. Yüzünün bir tarafı çimenlere, diğer tarafı ise gökyüzüne dönük. Kapalı gözünün doğrultusunda yalnızca çimenlik ve ötesindeki yamaçlarda günebakan tarlaları ufka, sonsuzluğa doğru deniz gibi uzanıyor. Günebakanlar için hasat mevsimi geldiğinden, güneşten kavrulmuş kelleler artık yere bakıyorlar. Uyuklayan adamın ufka, doğaya dönük gözü bir açılıyor, bir kapanıyor gibi geliyor... Çektiğim fotoğrafları, an ve sonsuzluğu düşünüyorum. Kamerama sarılıp kalabalığa bir kez daha yöneliyorum.

Yusuf Darıyerli

Ağustos 2004

(*) Henri Cartier-Bresson anısına

e-posta: ydariyerli@ttnet.net.tr